10 Kasım anısına Aziz Nesin’den bir masal

Söyleneceklerin birçoğu çoktan söylenmiş olunca, yeni birşeyler söyleyemeyince kalemimiz, eskilerden yardım almak kelime kirliliğinden kurtulmak gibi geliyor. O nedenle bugün Aziz Nesin’i davet ediyoruz Yol-da sayfamıza. Gözünüz kulağınız açık ola!

DAYANIN YURTTASLARIM
Çook eskiden, bu kavanoz dipli koca dünyanın bir yerinde, dört bir yanı dağ, ortası bağ, suları ışıl mı ışıl, gökleri pırılpırıl bir ülke varmis. Dünyanın her yerinde oldugu gibi, burada da, insanlardan başka yaratıklar da varmış. Bunların arasında sürüngenler, zehirli böcekler, örümcekler de elbet bulunurmuş.
Ama bunlar, başka yerlerdekinden ne çok, ne az olduklarından hiç kimsenin gözüne batmazmış. Bu ülkenin başında bir kişi bulunurmuş. Buna “Başbay” denirmiş. O ülkede başbaylık seçimle olurmuş. Başbay olmak isteyenler, adaylıklarını koyarlar, seçmenler de bunların içinden beğendiklerini Başbay seçerlermiş. Hangi adayın aldıgı oy çoksa o, Başbay olurmuş.

Gel zaman git zaman, o ülkede bir şaşılası degişme olmuş. Sürüngenler, zehirli böcekler günden güne çoğalmaya baslamış. Yılanlar, çiyanlar, kırkayaklar, akrepler, örümcekler, kertenkeleler, hem her gün biraz daha çoğalıyor, hem de her gün biraz daha büyüyüp irileşiyorlarmış. Yılanlar, kavak kadar uzayıp boylanmış, kavak gövdesi kadar en almış. örümcekler büyüye büyüye ev kadar olmuşlar. İrileşen kertenkelelerin yeni doğan yavruları bile timsahtan büyük olurmuş. Kırkayaklar, yolcu trenleri gibi uzamış.
Yarasaların kanatları çadır kadar genişlemiş.

Akli ergin, derin bilgin, erdemli kişiler, bu işin nedeni üstünde kafa patlatmışlar, düşünmüşler, ama bitürlü bu zararlı yaratıkların neden gündengüne büyüyüp çoğaldıklarını anlayamamışlar. İş bu kadarla da kalmamış. Bu zararlı yaratıklar, insanları sokmaya, ısırmaya, zehirlemeye de başlamışlar. Daha bir şaşılacak yanı, bunların ısırıp zehirlediği kişiler ölmüyorlarmış. Ölmedikten başka, bu
zehirler insanın beynini uyuşturuyor, tatlı bir yarı uyku veriyormuş. Bu öyle bir keyifmiş ki, kanına bir kere bu zehirden karışan, hemen bu zehre alışırmış. Artık bu kişi kendisini yılanlara, akreplere ısırtmadan, kırkayaklara örümceklere sokturmadan, kertenkelelere, yarasalara kanını emdirtmeden duramazmış. Hem de bu zehirin verdiği keyfin sonu yokmuş. Bikere bu zehre alışanlar, onun verdiği keyfi hiçbir zaman yeter
bulmazlar, hergün daha çok, daha çok isterlermiş. Haftada bir kendilerini zehirletenler, giderek iki günde bir, hergün, daha sonra da günde bikac öğün kendilerini zehirletmeye baslamışlar.

Beyinlerinin düşünmeye yaradigini bilen, kafasi önce, yüregi yüce kişiler, nasıl etsek de insanoğlunu şu yılan çiyan zehirinden kurtarsak diye bir yol aramışlar. Ama öbür yandan, kendilerini ille zehirleterek keyiflenmek isteyenler böyle düşünenlere karşı dururlarmış. Bu yüzden o ülkedeki insanlar ikiye ayrılmışlar. Aralarinda baska ayrılıklar da varmış elbet ama, çoğunlukla iki belli ayrım varmış. Yılan çiyan
zehirine alışanlar, bu zehirin çok iyi yararli bir şey olduğunu savunanlarla, bunun tersini söyleyenler.

Yarasalar, örümcekler, akrepler, kırkayaklar durmadan insanları sokmaya hız verdiklerinden, zehire alışanlar gündengüne çoğalıyor, öbürleri hergün biraz daha azınlıkta kalıyorlarmış.

Gel zaman git zaman, bu zehire alışanlar o kadar çok zehirlenmeye baslamışlar ki, gitgide yüzleri gözleri, elleri ayakları değişmeye başlamış. Kendilerini yılanlara sokturanların, her gün birer parça, birer parça derilerinin rengi yeşile kaçıyor, vücutları uzuyor, kafaları küçülüyor, bir zaman sonra büsbütün yılan olup
çıkıyorlarmış. O zaman yılandan hiç ayrımsız, yerde sürünmeye başlıyorlar, başkalarını sokmaya, zehirlemeye çalışıyorlarmış. Bitakımlarının da parmakları, tırnakları, elleri, ayakları gitgide inceliyor, uzuyor, yeniden eller ayaklar çıkıyor, yavaş yavaş derken günün birinde iri bir örümcek oluyorlarmış. Ondan sonra başka insanların üzerine atılıyorlarmış. Böyleböyle derken, zehirlenen insanlar da, kanlarına karışan zehrin
etkisiyle gündengüne yılanlaşmaya, çiyanlaşmaya, yarasalaşmaya, solucanlaşmaya, sürüngenleşmeye başlamışlar.

Ötekiler, insan kalmak için direnirlerken, her elveren yerde dillerinin döndüğü kadar,
– Yurttaşlar!.. İnsanlığınızı koruyun, örümcekleşmeyin, akrepleşmeyin!.. diye bağırırlar, söylerler, ama dinletemezlermiş.

Zehirlenip değişenler gitgide çoğaldıklarından, böyle söyleyenlere,
– Hainler, alçaklar!.. diye bagırır, üzerine yürürlermiş.

İnsanlığını koruyanlar gitgide o denli azinlikta kalmışlar ki, günün birinde o ülkede büsbütün insan kalmamasından korkmaya baslamışlar. Başbay seçimi zamanı gelince, kamuoyu da onlardan yana oldugu için, yilan, çiyan, yarasa, örümcek biçimine girmis olanlar kimi seçerlerse, o ülkeye Başbay olurmuş.

O ülkede aydın kişiler de varmis. “Başımıza gelenler nedir? Bundan yurttaşlarımızı nasıl kurtarırız, koruruz?” diye düşünmeye başlamışlar. Her aydın kendi kafasına göre buna bir yol bulmus. Kimi,
-Zehire alışa alışa sürüngenleşenler, örümcekleşenler, artık insan sayılmazlar. Onlarda insanlığın ne biçimi kalmış, ne özü… Bunun için de Başbay seçimine katılmasınlar!.. demiş.
Her ne kadar biçimleri insan degilse de, ilk gelişleri, doguşları insan. Çünkü, bunların çocukları yine insan doğarmış. Kanlarına zehir katılmazsa, hep insan kalırlarmış.
O ülkedeki aydınların kimisi de,
– İnsan kalmak için, çatalla yemek yensin!.. demiş.
“Ütülü pantolon giymeli” diyen, “Her gün tıraş olmalı” diyenler olmuş. Ama bunların hiçbiri, insanların insanlığını korumaya yetmezmiş.

O zaman, o ülkenin aydınları, “Bir de başka ülkelere bakalım. Oralarda da biçimini, kalıbını, içini, özünü değiştirenler var mı? Varsa, neler yapıyorlar? Bunu nasıl önlüyorlar, gidip görelim!” demeye başlamışlar. Dedikleri gibi de, başka ülkelere gidip, oralardaki insanları incelemişler. Sonra, oralarda görüp öğrendiklerini, kendi ülkelerine uygulayıp, yurttaşlarına yararlı olmak için, evlerine, çocuklarına
dönmüşler. Yine eskisi gibi herkes kendince bir düşünce sürmüş ileri. Kimisi,
– Evlere daha geniş pencereler açalım!.. demiş.
Kimisi,
– Baska ülkelerden örnek insanlar getirelim!.. demiş.
Kimisi de,
– Bizimkileri başka ülkelere gönderelim, oralardaki insanları görsünler!.. demiş.
“Günde üc kere zıplamak gerek.” “Yatakta sol yana yatmalı.” diyenler bile varmış. Yalnız bunların aralarında kafası işleyen biri çıkmış.
– Beni dinleyin, demiş, ben sürüngenlerin, böceklerin neden çoğalıp geliştiklerini anladım. Yeryüzünün başka ülkelerine bakıp, bunu öğrendim. Bir hava esiyor, bu hava sürüngenlere, böceklere o kadar yariyor ki büyüyorlar, çoğalıyorlar. Şimdi iş, bu havanın esmesine engel olmakta. Bu hava da, dogu yönünden esiyor. Gezip dolaştığım yerlerde gördüm. Doğudan esen bu havayı kesen dağ dibinde kurulmuş ülkelerde, bizde olanlar olmuyor. Aklımızı başımıza toplayıp, büsbütün iş işten geçmeden, dogudan esen
hava yolunu kapamalıyız. Yoksa hepimiz, günün birinde değişip insanlıktan çıkacağız, yılan çiyan olacağız.

Bu sözlere inananlar da olmus, inanmayanlar da, gülüp geçenler de… Ama inananlar işi sıkı tutup, zehirli sürüngen, örümcek, kertenkele, yarasa biçimindekilerle savaşa girmişler. Bu ölüm kalım savaşı çok kanlı olmuş. Çünkü o zamanın Başbayı da, çoğunluktan yanaymış.

O ülke düşmanlardan korunmak için çepeçevre kale duvarlarıyla çevriliymiş. Bu kalın duvarların herbir yana kapıları varmış. Ülkenin insanları, doğu kapısını kapamaya çalışırlarken, öbürleri de kapatmamaya çalışırlarmış. İnsanlar kapıyı içerden itmeye, öbürleri dışardan dayanip kapatmamaya uğraşırlarken seller gibi kanlar akmış. Ama sonunda içerdekiler başarı kazanmışlar, doğu kapısını sıkıca kapamışlar. Öbürleri
de kapının dışında kalmışlar. Bu düşünceyi ileri sürüp basarı kazanan kişi, o ülkeye Başbay olmuş.

Yurttaşlarına,
– Sakın, demiş, bu kapıyı aralamayın! Bir kere aralarsanız, sonunu alamazsınız. Bu böyle bir kapıdır ki, bir parmak aralansa, günün birinde ardına kadar açılır.
Bir zaman sonra bu akıllı kişi ölmüş. Onun yerine başkaları seçile seçile Başbay olmuşlar.
Yine eskiden, her yerde, her zaman olduğu gibi o ülkede de sürüngenlerle öteki böcekler varmış ama, doğu kapısı kapalı olduğundan, doğudan hava girmediği için, bunlar olduklarından daha çok büyüyemez, üreyemezlermiş.

Gel zaman git zaman, Başbay adayları arasında, sen seçileceksin, ben seçileceğim, diye çatişmalar başlamış. Doğrusu bu Başbay adaylarının hiçbiri, yeniden insanların örümcekleşmesini, akrepleşmesini istemiyorlarmış. İstemiyorlarmış ama, ne yapsinlar, oy kazanmak gerek. O zamanın Başbayı, düşünmüş taşınmış, öbür adaydan üç oy daha çok alsa seçimi kazanacak.
– Ben şu kapıyı üç oyluk aralarım!.. demiş.
Dediği gibi de yapıp, Başbaylığı başkasına bırakmamış.

Bunu gören öbür adaylar, kapıyı daha da açıp, kendilerine oy verecekleri içeri sokmaya başlamışlar.
Onlar da, kapının büsbütün açılıp hepsinin dolmasını istemiyorlarmış. Bunun için de kendilerine gerekli on oyluk kadar kapıyı aralamışlar.Biyandan da kapı temelli açılmasın diye, kendi adamlarına, kapıyı ardından ittirirlermiş. Kapı on oyluk, yüz oyluk, bin oyluk aralana aralana, gün gelmiş, ardına kadar açılmış.

Gelgelelim Başbaylar, kapının hepten açık kalmasını istemediklerinden,
– Dayanın, içerden itin! diye de kendi adamlarına emirler verirlermiş.

İçerden ite, disardan ite, kapı kendi ekseni üstünde fırfır dönmeye başlamış.
İşte o zamandan beri o ülkede doğu kapısı fırfır döner, ama Başbaylar da, hiç durmadan,
-Dayanın yurttaşlarım, dayanın!.. diye bağırırlarmış.

*** Aziz Nesin’in “Memleketin Birinde” isimli kitabından, sene 1953

Alıntı yapanın (yani As&Re) notu: Bu bir masal kitabıdır, anlatılanlar birer masal, benzetmeler birer misaldir. Ama siz yine de öyle masal okur gibi okuyup masal dinler gibi dinlemeyiniz. Masallar, gerçekler kadar masaldır sadece…

Sevgiler, saygı bizden…

Reklamlar
Bu yazı yazı-yorum içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

2 Responses to 10 Kasım anısına Aziz Nesin’den bir masal

  1. Mehmet Bayrak dedi ki:

    Yasadigimiz bu gunku dunya politikasini bu kadar guzel yorumlayan 60 yil önce yazilmis bu masali bize tekrar okutma sansi verdiginiz icin size cok tesekkur ederken,buyuk dusunur ve usta kalem AZİZ NESİN’i de saygiyla anar,nur icinde yatmasini diliyorum.

  2. Güler anne dedi ki:

    Canlarım benim sizinle gurur duyuyorum. Bu gün bundan daha güzel anlamlandırılamazdı. Yüreğinize sağlık diyorum ve ikinizi de çoooooooook öpüyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s